Türkiye, Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin ilk reaktöründe önümüzdeki aylarda elektrik üretimine başlamayı hedefliyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, 13 Ağustos 2026’da İstanbul’da düzenlenen Boğaziçi Diplomasi Forumu’nda yaptığı açıklamada, ilk reaktörün devreye alınmasının Türkiye’nin 70 yıllık nükleer enerji hayalinin gerçekleşmesi anlamına geleceğini belirtti. Bakanlık da daha önce 2026 yılı içinde Akkuyu’nun ilk reaktöründen elektrik üretilmesini hedeflediğini açıklamıştı.
Bugünkü hedefin arkasında, Türkiye’nin ilk nükleer güç santralini kurma düşüncesinin şekillenmeye başladığı dönemden itibaren geçen uzun bir süreç bulunuyor. Akkuyu, Türkiye’nin daha önce işletme deneyimine sahip olmadığı bir alanda, yalnızca reaktörlerin inşa edilmesini değil, finansmandan işletmeye kadar geniş kapsamlı bir nükleer altyapının oluşturulmasını amaçlayan bir modelin ürünü oldu.
Türkiye ile Rusya arasında 2010 yılında imzalanan hükümetler arası anlaşmayla Mersin’in Gülnar ilçesindeki Akkuyu sahasında dört reaktörden oluşan bir nükleer güç santralinin kurulmasının önü açıldı. Projede dört adet VVER-1200 reaktörü öngörüldü ve toplam kurulu güç yaklaşık 4800 MW olarak belirlendi. İlk ünitenin inşaatına 2018 yılında başlandı.
Akkuyu projesinin en önemli özelliklerinden biri, klasik nükleer santral yatırım modelinden farklı olmasıdır. Proje Build-Own-Operate, yani “Yap-Sahip Ol-İşlet” (BOO) modeliyle yürütülüyor.
BOO modelinde yatırımcı yalnızca santrali inşa edip daha sonra tesisi müşteriye teslim etmiyor. Santrali inşa ediyor, santralin sahibi oluyor ve işletmesini de üstleniyor. Akkuyu örneğinde Rusya tarafı, Rosatom öncülüğünde, projenin finansmanını ve inşaatını üstlenirken santralin uzun vadeli işletmesinde de belirleyici konumda bulunuyor. Türkiye ise santral sahasını ve gerekli hukuki ve düzenleyici çerçeveyi sağlıyor; ayrıca üretilen elektriğin belirli koşullar altında satın alınmasına yönelik düzenlemeler bulunuyor.
Bu model Türkiye açısından önemli bir avantaj sağladı. Türkiye, ilk nükleer santralini kurabilmek için onlarca yıl boyunca gerekli sermayeyi, tedarik zincirini ve işletme deneyimini kendi bünyesinde oluşturmayı beklemek zorunda kalmadı. Proje aynı zamanda reaktör teknolojisi, nükleer yakıt, işletme ve insan kaynağının geliştirilmesi gibi alanlarda uzun vadeli bir iş birliği çerçevesi oluşturdu.
Ancak Akkuyu’nun gelişimi siyasi ve jeopolitik koşullardan bağımsız olmadı.
2015 yılında Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler, Türk hava kuvvetlerinin Suriye sınırında bir Rus savaş uçağını düşürmesinin ardından ciddi biçimde gerildi. Suriye’deki savaşın farklı aşamalarında iki ülkenin bölgesel öncelikleri ve sahadaki konumları da birbirinden farklılaştı. Akkuyu’nun güney Türkiye’de, Suriye’deki savaşın etkilerinin doğrudan hissedildiği bir coğrafyanın yakınında bulunması, projenin siyasi arka planını daha karmaşık hale getirdi.
İlişkilerin yeniden düzelmesinin ardından proje hız kazandı. İlk ünitenin inşaatı 2018 yılında başladı. İkinci ünitenin temeli 2020’de, üçüncü ünitenin 2021’de ve dördüncü ünitenin 2022’de atıldı. Böylece proje, tek bir reaktörün inşasından çıkarak dört üniteli bir nükleer güç santralinin eş zamanlı olarak geliştirilmesine dönüştü.
Ancak bu kez başka bir jeopolitik gelişme projenin tedarik ve finansman koşullarını etkiledi.
2022 yılında başlayan Rusya-Ukrayna savaşı Akkuyu’yu doğrudan hedef alan bir yaptırım projesine dönüştürmedi. Rosatom da Batılı ülkelerin yaptırım politikalarının Rusya’daki diğer bazı şirketlere uygulandığı ölçüde doğrudan hedef alınmadı. Buna rağmen savaşın ortaya çıkardığı finansal ve ticari kısıtlamalar Akkuyu projesine dolaylı olarak yansıdı.
Rusya ile uluslararası finans sistemi arasındaki işlemlerin zorlaşması, proje finansmanının ve ödemelerin yürütülmesinde yeni sorunlar ortaya çıkardı. Projede kullanılan bazı ekipmanların tedarikinde de ihracat kısıtlamaları nedeniyle güçlükler yaşandı. Özellikle Avrupa’dan sağlanması planlanan bazı ekipmanların teslimatında yaşanan sorunlar, alternatif tedarikçilerin devreye alınmasını gerektirdi.
Bu durum Akkuyu açısından önemli bir gerçeği ortaya çıkardı. Bir proje yaptırımlara doğrudan tabi olmasa bile, yatırımcısının bulunduğu ülkeye yönelik finansal ve ticari kısıtlamalar, projenin tedarik zincirini etkileyebiliyor. Bu nedenle Akkuyu’nun gecikmeleri yalnızca inşaatın teknik zorluklarıyla açıklanabilecek bir konu olmaktan çıktı.
Projenin finansman yapısı da zaman içinde ayrı bir tartışma konusu oldu. BOO anlaşması Rus tarafının projede çok büyük bir finansal yük üstlenmesini gerektiriyor. Aynı zamanda anlaşma, projenin yüzde 49’una kadar olan bölümünün başka yatırımcılara devredilebilmesine imkân tanıyor.
Rus tarafının projeye ortak arayışı yeni bir gelişme değil. Ancak Ukrayna’daki savaş sonrasında Rus sermayesiyle bağlantılı büyük ölçekli bir enerji projesine ortak olmanın siyasi ve finansal riskleri daha da arttı. Bu nedenle projenin belirli bir bölümünün başka yatırımcılara devredilmesi meselesi, yalnızca ticari bir ortaklık arayışı olmaktan çıkarak jeopolitik boyut da kazandı.
Rosatom buna rağmen projeden çekilmedi ve Akkuyu’nun finansmanını ve inşaatını sürdürdü. Fakat savaşın ardından ortaya çıkan finansman, bankacılık, ihracat ve tedarik zinciri sorunları, santralin başlangıçta öngörülen takvimden daha geç bir tarihe taşınmasına katkıda bulundu.
İlk ünitenin 2023 yılında devreye alınması yönündeki başlangıç hedefi gerçekleşmedi. Sonraki takvimlerde de değişiklikler yapıldı ve bugün hedef, ilk reaktörde 2026 yılı içinde elektrik üretimine başlanması noktasına geldi. Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı da 2025 yılı sonunda yaptığı açıklamada, 2026 yılında ilk reaktörün devreye alınmasını ve ilk elektriğin üretilmesini hedeflediğini bildirdi.
Bu nedenle Akkuyu’nun ilk kilovat-saatinin üretilmesi yalnızca yeni bir üretim kapasitesinin sisteme eklenmesi anlamına gelmeyecek. Türkiye açısından bu, yaklaşık yetmiş yıldır farklı biçimlerde gündemde bulunan nükleer enerji programının ilk kez gerçek bir elektrik üretim tesisine dönüşmesi anlamına gelecek.
Dört ünitenin tamamının devreye alınmasıyla Akkuyu’nun toplam kurulu gücünün yaklaşık 4800 MW olması ve yıllık elektrik üretiminin yaklaşık 35 milyar kWh seviyesine ulaşması öngörülüyor. Bu kapasite, Türkiye’nin mevcut elektrik talebinin önemli bir bölümünü karşılayabilecek sürekli bir üretim kaynağı oluşturacak.
Ancak ilk reaktörün devreye alınması teknik açıdan da projenin sonu değil, yeni bir dönemin başlangıcı olacak. Yakıt yüklemesinden fiziksel başlatmaya, düşük güç testlerinden güç artırma işlemlerine ve şebekeye senkronizasyona kadar bir dizi aşamanın tamamlanması gerekiyor. Bunun yanında Türkiye’nin nükleer santral işletmeciliği konusunda yetiştirdiği insan kaynağının gerçek işletme ortamında deneyim kazanması da başlayacak.
Akkuyu projesi kapsamında Türk mühendislerin ve öğrencilerin Rusya’da nükleer mühendislik eğitimi almaları da bu nedenle projenin önemli unsurlarından biri oldu. Türkiye yalnızca dört reaktörlük bir santral edinmeyi değil, uzun vadede nükleer enerji alanında kendi insan kaynağını ve kurumsal kapasitesini geliştirmeyi hedefliyor.
Bu hedef Akkuyu ile sınırlı değil. Bakan Alparslan Bayraktar, Türkiye’nin Sinop ve Trakya’da da nükleer güç santralleri kurmayı hedeflediğini ve uzun vadede küçük modüler reaktörleri de enerji sistemine dahil etmek istediğini belirtiyor. Bakanlığın açıklamalarına göre Türkiye 2050 yılı için yaklaşık 20 bin MW nükleer kurulu güç hedefliyor.
Dolayısıyla Akkuyu’nun önemi yalnızca 4800 MW’lık kurulu güçten ibaret değil. Santral, Türkiye’nin nükleer enerji sektörünün kurumsal başlangıç noktası olarak değerlendiriliyor. İlk reaktörün işletmeye alınmasıyla birlikte Türkiye; nükleer güvenlik, yakıt yönetimi, reaktör işletmeciliği, bakım, insan kaynağı ve uzun vadeli nükleer enerji planlaması gibi alanlarda sürekli bir faaliyet dönemine girecek.
Bugün gelinen noktayı bu nedenle yalnızca bir inşaat projesinin tamamlanması olarak değerlendirmek eksik kalır. Akkuyu, Türkiye’nin enerji politikasının yaklaşık yetmiş yıllık bir hedefinin somut hale gelmesini temsil ediyor.
Alparslan Bayraktar’ın Boğaziçi Diplomasi Forumu’nda yaptığı değerlendirmedeki olumlu ton da bu açıdan anlaşılabilir. Bakan, Türkiye’nin nükleer enerji alanına girişini “70 yıllık bir hayal” olarak tanımlarken, ilk reaktörden elektrik üretiminin artık uzak bir hedef değil, önümüzdeki aylarda gerçekleşmesi beklenen somut bir aşama olduğunu vurguluyor.
Akkuyu’nun hikâyesi; uzun süre ertelenen bir nükleer enerji hedefinin, BOO gibi Türkiye açısından alışılmışın dışında bir finansman ve işletme modeliyle hayata geçirilmesini, Suriye’deki savaşın yarattığı siyasi gerilimlerden ve Ukrayna savaşının ardından ortaya çıkan finansal ve tedarik sorunlarından geçerek gerçek bir nükleer güç santraline dönüşmesini anlatıyor.
Şimdi Türkiye’nin önündeki aşama daha somut: İlk reaktörün güvenli biçimde devreye alınması ve ilk elektriğin şebekeye verilmesi. Bunun gerçekleşmesiyle Türkiye, nükleer enerjiye sahip olmayı planlayan bir ülke olmaktan çıkıp nükleer santral işleten ülkeler arasına katılacak.